Mine sen ne iş yapıyorsun?

Geçen gün üniversiteden yakın bir arkadaşımla konuşurken ona DelightWave sayfasını beğenmesini söyledim. Ben durmadan işimle ilgili birşeyler anlatırken aslında ne yaptığımı bilmediğini farkettim. DelightWave mekan bağımsız (İngilizce ve Türkçe konuşulan tüm ülkelerde iş yapabiliriz) bir sosyal medya pazarlama (social media marketing) şirketi. Yasal bağlarım Türkiye’de, yani vergimi orada ödüyorum, faturamı Türkiye’den kesiyorum. Ama biz her yerde olabiliriz, çünkü sosyal medya oyunu Çin hariç hemen her ülkede aynı. Tabi ki takipçi kitlesinin her ülkeye özgü farklı bir yapısı var ama onu keşfetmek de işin heyacanlı tarafı.

Sosyal medya pazarlama ne demek duymayan kaldıysa o başka bir yazıya kalacak ama DelightWave ne yapıyor onu şöyle özetleyebiliriz:

DelightWave bir sosyal medya pazarlama ajansı. Basitçe Facebook ve Twitter gibi sosyal medya kanalları üzerinden müşterimizin firması- markası adına hesap açıp pazarlama faaliyetleri ve müşteri-takipçi kitlesi ile iletişimini yürütüyoruz. Küçük ve orta ölçekli firmalar öncelikli hedefimiz. 3 paket sunuyoruz ve bunların bütçeleri gerçekten düşük. Çünkü ben lokasyon bağımsız çalışıyorum, şimdilik kendim işleri yürütüyorum ya da free-lance kontrat ile bana yardım edecek insanları buluyorum. Böylece ben maliyeti düşük tutabiliyorum. Özetle sunduğum hizmetin “ucuz” olmasının nedeni kalitesinin düşük olması değil, maliyetlerin az olması.

Hedef kitlem küçük ve orta ölçekli iş sahipleri. Örneğin restoran, kafe işletmeleri, butik mağazalar, turizm firmalari- oteller gibi. KOBİ lerle çalışmak istiyorum çünkü büyümeye çalışmanın ne demek olduğunu ter ve gözyaşı dökerek öğrenmeye çalışıyorum. Ben de yolun başındayım ve aynı heyecanı paylaşıyorum. Sosyal medyaya burun kıvırmak yerine gücünü kullanmak isteyen iş sahiplerine aslında bunun ne kadar kolay ve maliyetinin konvansiyonel medyaya göre ne kadar düşük olduğunu göstermek istiyorum.

Bugünlerde free-lance çalışacak, İngilizce yazmada sorunu olmayan bir blogger arayışı içerisindeyim. Yakın zamanda da web developer’a ihtiyaç olacak. İlgilenen olursa bana info@delightwave.com’dan ulaşabilirsiniz.

M.A.

Tayland’dan Gezgine Faydalı Notlar- 2

Tayland Yollarında

Bangkok:

  • Ben Bangkok’u heyecanlı buldum. Bütün o karmaşası ve pisliğini sevdim. Gezerken bir yandan da yaşayacağımız bir sonraki ülkeyi/ şehri seçtiğimiz için alıcı gözüyle fena gelmedi. Ama “turist” gözüyle bakınca 1,5 gün buraya yeter dedim. Hatta keşke Bangkok’a gideceğimize kuzeyde dağa tarlaya vursaydık kendimizi diye pişmanlık bile yaşadım.
  • Bangkok’ta en güzel yemek yenir. Sokak yemekleri babamın da favorisi oldu. China Town akşam 7’den sonra ziyaret edilmeli, en kalabalık sokak lokantalarından birine oturup komşu ne yiyorsa ondan söylenmeli. Ben sokakta yemek yerken yerel halk da orada mı bakarım. Bangkoklular da orada yiyorsa korkma, mideni daha az bozacaksın.
  • Taksiye binmeden önce şoförün taksimetre açmaya gönlü var mı sor. Yok derse uzatma, haydi eller havaya başka taskiye. Tuk-Tuk’a binelim heyecan olsun diyorsan taksinin yazacağından (tabi biliyorsan) biraz daha azına pazarlık yap. Ama çok da öldürme. Yerel ekonomiye katkı önemli.
  • Thai massage (Tayland masajı) boş bir efsane değil, en az bir kere dene. Bangkok’ta saati 250 Baht ile 3000 Baht arası mahalle salonlarından otel spalarına kadar farklı seçenekler var. Google ve Tripadvisor en iyisini bulmana yardım eder.
  • Haftasonu gidiyorsan 15,000 dükkanlı Chatuchak marketi bir gör. Eşine dostuna filli örtü, yasemin kokulu tütsü, gümüş bilezik al. Yorulunca fishball noodle ye, üzerine bir bardak mango suyu iç.

Adalar:

  • Adalarda konaklama, ulaşım, yemek, masaj ve hediyelik eşya anakaradan daha pahalı. Tayland’da bakkal pek kalmamış ama her yerde 7-11 marketleri var. Su, ciklet vs mümkünse evinin önüne dükkan açmış teyzeden, yoksa 7-11’dan temnin edilebilir.
  • Ne yazık ki Thai restoranları yerini pahalı ve lezzetsiz batı restoranlarına bırakmış. Phuket ya da Phi Phi gibi adalarda pizza, ekmek, sabah taze kruvasan ve iyi kahve bulmak sorun değil ama ben bu ticarileşme durumunu biraz üzücü buluyorum. Phuket’te sabah kahvaltısında noodle yemek istediğimizde ne yapacaklarını bilemediler. Bir sandviç söylesek daha kolay olacaktı.
  • Yolculuğa/ tura çıkmadan acentalardan sadece bilgi al, yolu yordamı öğren. Biletini kendin gişeden/ limandan/ duraktan al. Etrafındaki Taylandlılara (mutlaka gülümseyerek) biletin ne kadar olduğunu sor. Olmadı peşlerine takıl.
  • Koh Phi Phi (Phi Phi Island) PADI Open Water sertifikasına (tüm dünyada geçerli dalış sertifikası) başlamak için ideal bir ada. Adada onlarca okul var ama bizim tercihimiz adanın sonuna doğru Sunset Bar’ın hemen yanındaki Blue View Divers. Caroline okulu titizlikle yönetiyor ve güvenliğe çok önem veriyor.
  • Vaktin varsa adı duyulmamış adalara da şans verebilirsin. Bangkok’tan 3 saat uzaktaki Koh Samed hiç beklemediğim halde benim Tayland’taki favorim oldu. Victoria Monument BTS istasyonunda inip 200 Baht’a ilk minibüse bilet alırsan 2,5 saat sonra Ban Peh’desin. Oradaki herhangi bir iskeleden de adaya 20 dakikada gidiliyor. Biz bilete 200 Baht ödedik ama teknede gidiş- dönüş bileti 100 Baht’a satıyorlar.
  • Adalara gitmek için en güzel zaman bence nisan ayı. Kuru sezonun (Ekim- Mart) kalabalıklari çekilmeye başlayınca hem kalacak yer bulmak kolaylaşıyor hem de herşey ucuzluyor. Diğer ataraftan, kuru sezonda deniz daha berrak ve sahil partileri daha canlı.

Her not için en az bir kaç cümle daha ekleyebilirim ama yazı gezgine faydalı notlar amacından sapmasın. Wiki Travel, Lonely Planet, TripAdvisor ve Google‘ın yetmediği yerde belki bu notlar faydalı olur.

M.A.

Tayland’dan Gezgine Faydalı Notlar -1

Tayland yazıları çok oldu galiba ama 15 gündür burada ritmimiz çok hızlı olduğundan aklımda hep birşeyler var. Yazmasam hep konuşuyorum ki o etrafımdakiler için daha zor bir durum galiba. Bu akşam yemekte babama ve W’ye danışıp Taylan’da gelecekler için faydalı notlar çıkardım. Yaşadığımız sıraya göre değil beynimizden esen fırtınanın yönüne göre aşağıda son Tayland yazısının ilk bölümü.

 Gitmeden önce:

  • Daha önce Asya yemekleri ile tanışıklığın yoksa ilk günler miden için çok kolay olmayacak. Mide ve ishal ilaçları çantanın ön gözüne girmeli.
  • Herkesin “temiz” tuvalet standartı ayrı. İşi sağlama almak için hemen elin altında olacak yere ıslak mendil ve kuş gribi ile ofis masalarının vazgeçilmezi haline gelen antibakteriyel jel koymalı.
  • Sivrisinekten hazetmem diyen için sivrisinek kovucu olmazsa olmaz. Uzun kollu giysinin de faydası dokunur.
  • Eski usülden vazgeçmeyenler kırtasiyeden detaylı Tayland haritası almalı. Akıllı telefonu kadar akıllı olanlar telefona (tablet de olur tabi) önceden Google Maps’ten Tayland ve gidilecek şehirlerin sokak sokak haritalarını indirmeli. Taksici “Abi nerden gidelim” dediğinde de bir sahil yolu diyecek kadar bilgili olmak iyidir.
  • Bugünün kuru ile 1 TL 17 Baht ediyor. 60 Baht’a bir kase dolu dolu noodle yenebildiğine göre TL’nin değeri fena değil.
  • Sokakta elinde liste ile yanına yaklaşıp “Bira 3 Dolar, kızlar şahane, ortam süper.” diyenin peşine takılacaksan önüne 300 dolar hesap geleceğini bil. İlla da o şovları izlemek istiyorsan gitmeden önce pazarlık yapmakta fayda var.
  • Kalabalıklardan kaçınca Tayland daha güzel. En popüler caddede ya da en kalabalık sahilde kalmak yerine biraz daha yürüyüp çok güzel mekanlar keşfedebilirsin.
İkinci bölümde adalar var. Ilk yazı çok uzun olursa kimse devamını okumaz kaygısı ile Bangkok ve adalar notları yarın geliyor…
M.A.


Biz niye geziyorduk?

Ben ve W 13 gündür Tayland’dayız. Phuket’ten başlayıp Koh Phi Phi ve Krabi’yi geçerek Bangkok’a geldik. Bu arada süper yemekler yedim, bir sürü gezginle tanıştım, PADI Open Water dalış sertifikama başladım, birinci yıldönümüzü kutladık, ilk defa motorsiklet kullandım… Cumartesi günü maceraya babamı da kattık. O gelince Bangkok’ta biraz da “turistik” aktiviteler yapalım dedik. İşte o zaman kafam karışmaya başladı.

Bangkok’ta Grand Palace kapısında içeri girsek mi girmesek mi diye düşünürken “Biz niye geziyoruz?” diye sordum önce kendime sonra W’ye. Galiba o yavaş ritmim sarsıldı kalabalıkların ve sürekli bilet, tur, heykel satmaya çalışan insanların arasında. O sarayın orada olduğunu, neyi temsil ettiğini, etrafının nasıl gelistiğini bilmem gerek, başka türlüsü cahillik olur. ama gerçekten koştura koştura gezi rehberinde yazan bütün o yerleri gormek gerekli mi? Akşam sokakta yemek yiyip, etrafa bakınmak, mümkünse Couchsurfing gibi gruplardan yerel birileriyle tanışmak, en işlek caddelerden otobüse, metroya binmek o şehri/ülkeyi anlamak için daha iyi bir yol değil mi?

Rehberlik yaptığım zamanlarda başka türlü “gezme” biçimlerini de gördüm. Her yere bir rehberle, önceden belirlenmiş bir programla gitmek bazıları için konforlu ve risksiz. Haritadan gitmek istediğin bir ülke seçmek, paran ve o ülke hakkında bilgin ne kadar az olursa olsun sadece gitmeyi istediğin için yola koyulmak fikri korkutucu mu? Bence aklına geleni yapmak biraz korkutuyorsa sonuç hiç de fena olmayabilir.

Sen niye geziyordun?

 

M.A.

 

Puket’te İki Gün Neler Yapılır?

Bu yazının daha egzotik ya da “Phuket’in Dağları, Taşlıdır Yolları” gibi eğlenceli bir başlığı olsa daha bir ilgini çekerdi tabi ama SEO (search engine optimizion) kaygılarından dolayı en basit başlığı koydum. Zaten önemli olan burada ne gördüğüm ne yaptığım, güzel bir başlık fikri olan varsa dinlerim, bunu değiştiririm.

İstanbul’dan ayrılmadan önce Malezya’da 3 aydan fazla vize alamayacağımızı bildiğimizden AirAsia’dan süper ucuza Phuket, Tayland’a bilet almıştık. O zaman gidemezsek de yansın bilet diye düşünmüştük ama bir de baktık 4 ay geçmiş ve biz deniz manzaralı balkonumuzda oturmuş çalışıyoruz.

Phuket Tayland’ın güney batısında Andaman denizinde kara ile bağlantısı iki köprü ile sağlanan turistik bir ada. Adını duymayan, resimlerini görmeyen yoktur herhalde. “Bırakıcam bu hayatı, Phuket’e yerleşicem ben abi” geyiği yapmayan varsa bir adım öne çıksın! Dünyanın en iyi pazarlanan, özellikle kış aylarında herkesin tatil hayallerinde olan bir yer Phuket. Ben de gelmeden önce “turist” profili olarak az biraz ne ile karşılacağımı biliyordum. Ama güzelim denizin, palmiye ağacı altında bir kokteylin hatırına kalabaklar bizi üzmez diyordum. Kalabalıklar üzmedi doğru, çünkü muson mevsimi başlamış, nerdeyse kimse kalmamış etrafta. Bu iyi haber de o gri gökyüzü, dalgalı denizi ve bugün hiç dinmeyen yağmuru olmasa iyiydi. Yine de ben ve W. eğlendik.

Phuket nasıl bir yer? Phuket’te neler yapılır?

  • Phuket’in muhteşem fotoğrafları bir satış ilüzyonu sanki. Her yerde dükkanlar, kalabalık sokaklar, yanyana inşa edilmiş pansiyon- hoteller tüm kasabaların girişindeki ana manzara. Pahalı resortlar tabi ki daha izole.
  • Yemek konsusunda zor bir gezginsen burada taş fırın İtalyan pizzasından, Rusların borş çorbasına kadar değişik mutfaklari bulabilirsin. Sokakta döner bile gördüm. Biz motorumuz olduğu için “off the road” Thai restoranlarını keşfettik.
  • Deniz ürünleri tabi ki her restoranın mönüsünde. Kişi başı 30-40 TL’ye bir kac çeşit deniz ürünü ve bir bira alabilirsin. Otellerin restoranlarına gittiğinde İstanbul fiyatlarından biraz daha ucuza yersiniz, ama o kadar.
  • Konaklama için 3-4 odalı pansiyonlarda oda fiyatı 30-40 TL’den başlayıp günlüğü 600-700 TL’ye çıkan otellere kadar gidebilirsin. Ama Türkiye’de dillerden düşmeyen “Ağğbiiiii Tayland’da 30 dolara süper otellerde kalıyormuşsun” tabi ki şehir efsanesi. Bu dünyada sevgi ve sağlık hariç iyi olan herşey pahalı (mesaj kaygısı).
  • Klasik bir tavsiye de tabi ki adada gezmenin en güzel yolu motor kiralamak. Biz 24 saat için 200 Baht (23 TL) ödedik. Benzinin de litresi 40 Baht (2,5 TL).
  • Havaalanından adanın en güneyine minibüs ile transfer kişi başı fiyatlar her yerde sabit. Ama ada içinde taksiye ihtiyacın olursa mutlaka en az iki yere sor, biraz pazarlık yap.

Hava güneşli, deniz dümdüz olsa belki daha çok severdim Phuket’i. Ama ben kesinlikle Malezya’nın adalarını tercih ediyorum şimdilik. Yarin Koh Phi Phi’ye sonra da Krabi adasına gideceğiz. Haftaya babam geldiğinde de Koh Samuai’yi ziyaret edeceğiz gibi görünüyor.

Phuket’te neler görülür sorusuna “Bir motor kirala ve gördüğün her tabelayı takip et” diye cevap vereceğim. Ara yollara gir, bakkallardan dondurma al, yerli insanların oturduğunu gördüğün lokantada korkmadan yemek ye. Tepedeki o kocaman Budha heykeline çıkarsan inişte sağda Gaye teyze ve adını hatırlayamadığım eşinden benzin al, ördeklerini sev. Evet dağın tepesinde emekli bir Türkiyeli çift… Phuket süprizlerle dolu ne de olsa… Ha bir de bence hayvanları ve insanları sömürdükleri “turistik” şovlara prim verme. Buranın bir ada, kaynaklarının sınırlı olduğunu unutmadan suyunu, plastiğini sorumlu kullan.

Yazıyı çok uzatmamak lazım, bir noktadan sonra ilgi dağılıyor, kimse okumuyor. Bu bilgiler yetmediyse “Yorumlar” bölümünde soru sor, ben hemen cevaplarım.

Ben biraz daha denizi dinleyip, yarınki yolculuk için çantamı hazırlayacağım. Sonra da sabah yeni bir macera.

M.A.

 

Ben ev yaptım!

Ben çivilerini çakarken parmaklarıma vura vura, çelik kolonlarını taşırken kollarımı çize çize, yerdeki çamura bata çıka hiç tanımadığım 30 kişi ile birlikte, hiç tanımadığım bir aileye 3 günde 3 odalı ev yaptım! Burada Kuala Lumpur’da bir grup genç mimar ve inşaat mühendisinin insiyatifi ile başlayan Epic Home beni de sorgusuz içine alarak el emeği ile gönüllü iş yapmak ne demekmiş, egolar bırakılıp nasıl herkes aynı tozu yutarmış gösterdi.

W daha önceki Malezya macerasında tanımış Epic Home grubunu. O zaman NGO (Sivil Toplum Örgütü) konumundalarmış. Şimdi ticari kurum statüsü almışlar, daha çok nakitleri ve tam zamanlı kadroları var. Ana kadro 5-6 kişi. Sürekli dışarıdan destek veren profesyoneller de var. Bir de bizim gibi orduyu oluşturan, amelelik yapan gönüllüler. Ana fikrin bazı çocukların katıldığı Rotary toplantılarından çıktığını söyledi biri. Evet, hemen herkes orta üst sınıf Çinli ailelerin yurtdışında okumuş, İngilizce’den başka dil konuşmayan çocukları. Ama bunu sorgulamaya başlamak yapılan işi umursamamak olur. Malezya’da Çinliler, Maleyler ve Hintliler arasında birçok durumda keskin sosyal sınırlar var. Ama bu başka bir yazının konusu olsun. Benim için en önemlisi çocukların evi tasarlarken her aşamada evin babası Atan’a danışmış olmaları, evi yaparken çıkan çöpe dikkat etmeleri, köye rahatsızlık vermemeye çalışmaları ve şehirli bir kibirlilikle değil, insani bir duyarlılıkla bu işe bakmalarıydı.

Bu iş sayesinde Malezya’da bir orman köyünü görmüş oldum. Etraftaki diğer evlere,ipteki çamaşırlara, verandada oturan kadınlara bakıp durdum. Şimdi “acaba kim daha mutlu?” sorunsalına bu havadar yazıda girmeyelim ama insan o küçücük çocukların nasıl özgüvenle etrafta koştuğunu, düşüp kalkmaktan korkmadığını, birbirlerine sahip çıktıklarını görünce şehirde bize dayatılan kuralların gerekliliğini sorguluyor. Bir ağaç gölgesinde 3-5 kişi hiç konuşmadan oturup, bir gün geçirebiliyorlar. Eve bakan erkek ormandan avladığı hayvani satıp eve gerekli yiyeceği alıyor. Daha fazla alacak birşey de yok zaten. Gerekli mi onu da bilmiyorum…

Bütün bunların yanında çok çalışkan, neşeli, ilginç insanlarla tanıştım. Çinlilerle olmanın en güzel yanı muhteşem yemekler yedim. Nehirde yüzdüm, aynı çamurlu pantolonu 3 gün giydim. Ha bir de projen hazırsa getir, çelik konstrüksiyon, ahşap malzeme ev yapmayı öğrendim.

“Acaba bunu Türkiye’de nasıl uygulayabiliriz?” ya da “Mesela şimdi bu köy, bu aile neye göre seçiliyor?” gibi sorusu olan varsa böyle gelsin, konuşalım.

M.A.

Singapur’a gider iken

Aslında Mayıs ayındaki Tayland gezimize kadar Malezya’dan çıkmaya niyetim yoktu. Ama Çin’den çok sevdiğim arkadaşlarım Aurora ve Tirso’nun Singapur’a geleceğini duyunca W.’nin de ısrarı ile öğlen otobüse atladım. Kuala Lumpur’dan Singapur’a otobüs, tren ya da uçakla gidilebilir. Uçak ile otobüs arasında çok fazla fiyat farkı yok. AirAsia ile Kuala Lumpur’dan diğer Asya ülkelerine gitmek çok ucuz. Biz Phuket’e iki kişi için tek yön 76 Euro’ya bilet aldık mesela. 

Ben otobüsle gitmeyi tercih ettim çünkü son dakika kararıydı. Otobüsler de çok rahat ve biletler kredi kartı ile internetten alınabiliyor. Singapur sınırına gidene kadar 5 saatlik yolun 4 saatinde uyuyup kalanında guava ve karpuz yiyerek mutlu mutlu yolculuk ediyordum. Sınırda yine hoplaya zıplaya pasaport kontrolüne gittim. O güne kadar kaç ülkeye karadan girdiğimi düşünüyordum (Kazakistan, güneybatı Çin, Vietnam, Hong Kong,Yunanistan, Makedonya) ve “Aaa bu Singapur’da pek temizmiş ne güzel” diyordum ki oradan bir el bana işaret etti “Sen gel hele böyle!”

Her şey “Hanfendü yalnız mı geziyorsunuz?” ile başladı. Yarım saat boyunca çantamdaki eşyaları, fotoğraflarımı, tabletimdeki uygulamaları, cüzdanimdaki parayı-kartları incelediler. Singapur’a arkadaşlarımla buluşmaya gittiğime inanmadılar, mesajlarima baktılar. Yanımda sadece 80 Singapur Doları vardı (her zaman ATM’den para çekerim, yanımda fazla para taşımam-güvenlik!). Daha çok param olduğuna, kendime bakabildiğime ikna olmadılar. W.’in bile fotoğraflarına baktılar bir erkek arkadaşım olduğunu doğrulamak için.

“Gezdim Gördüm” de gezginlere akıl fikir veriyorum ya işte şimdi benim hikayemden alınacak ders kısmındayız. Kadın gezginler! O sınırdan yürüyerek geçiyorsan, üstün başın biraz düzgünse Singapur otoritelerinin gözünde oraya eskortluk yapmaya gidiyorsun. Hadi hayırlısı!

Maceralı başladı ama orada kaldığım iki gün süper geçti. Aurora ve Tirso’yu iki yıl sonra yeniden görmek beni çok mutlu etti. Bütün bir gün hiç durmadan konuştuk. Yemek, biralar, akşam şarap… Ekim’de onları Michigan’da ziyaret etmek istiyorum.

Singapur’da neler gördüm? Levander Street ve Singapur Hayvanat Bahçesi, ha bir de ucu bucağı olmayan bir alışveriş merkezi. Levander Street hemen hemen bütün otobüslerin durduğu Beach Road’dan yürüyerek 20 dk. Yolda kaybolursan iPhone’lu bir gence sor hemen Google Maps’den yol tarifi yapar. Ben Little Red Dot Hostel’de kaldım (Levander Street No.125). 6 kişilik dormda gecelik 22 Singapur Doları. İki dakika yürüme mesafesindeki Levander Food Court da yanında bonus!

Şehir metro ile birbirine çok iyi bağlanmış. Singapur Hayvanat Bahçesi’ne gitmek için kırmızı hatta Woodlands durağına gidip, oradan 926 numaralı otobüs ile püfür püfür hayvanat bahçesinin kapısına kadar gidebilirsin. Giriş 20 SG’den başlıyor.

Singapur çok güzel bir şehir-ülke. Ama Malezya’da kimse sevmiyor. Yürüyen merdivenler çok hızlı, herkes hep marathon modunda. Yüzler biraz asık, İngilizce iletişim kolay da “merhaba” diyen pek yok.

Singapur hakkında aklında soru varsa, bak aşağıda “comment” kısmı var. Sosyal medyacı insanım, hep online durumdayım. Cevaplar gecikmez!

M.A.

 

Mekan bağımsız bir hayat

Kuala Lumpur ben geldim! Aslında haber vermekte biraz geciktim, geleli neredeyse 25 gün olmuş. 18 Şubat günü İstabul’da hala kar yağarken, W ve ben tropik yağmur altında havaalanından şehre giden otobüsü arıyorduk. Şimdi ise şu nemli havaya ve hergün nerdeyse aynı saatte yağan yağmura alışmış, pek severek tuttuğumuz evimizde oturmuş işlerimle uğraşıyorum. Sanki hep buradaydım gibi hissediyorum.

Son iki aydır herşey o kadar hızlı gelişti ki 10 gün durmadan yazabilirim. Ama siz 10 gün durmadan okumazsınız. Siz okumazsanız da ben boşuna yazmış olurum.

2,5 ay önce İstanbul Ümraniye’de bir ofiste oturmuş “O bileti aldık ama acaba gerçekten gidecek miyim?” diye soruyordum kendime. W de hergün “Gidecez ama o konuştuğumuz işe ne zaman başlayacaksın?” diyerek başımın etini yiyordu. İşte hepsi oldu.

  • Aralık: Yollarda olmayı, başka dillerde iletişim kurmayı, pazarlarda hiç tanımadığim sebzeler, meyveler görmeyi, çantam kapının yanında yaşamayı ne çok sevdiğimi hatırladım (bknz. Çin macerası)
  • Ocak: Ekim’de işe başladığım telekomunikasyon firmasının İK departmanına “Ben ay sonunda ayrılmak istiyorum” dedim. Yeni başladığımdan işi hemen bırakmam küçük bir sansasyon oldu ama kimse de “Hayır şimdi gidemezsin” demedi. Karlı bir İstanbul gününde servise son kez binip evime gittim.
  • Şubat: 17 günde DelightWave için gerekli işlemleri yapmak gerekiyordu. Tek başınıza bir şirket kurmak istediğinizde Türkiye’de hangi adımları izlemek gerekiyor ayrı bir yazı olacak. Sosyal medya pazarlama/ danışmanlık şirketi kurmak için gereken temel adımlara da buradan bakabilirsiniz.
  • Şubat 17: Ayrılmadan bir akşam önce evde küçük bir parti verdik. 3’e kadar “kar yağar da İstanbul’da hayat durur mu?” sorusu ile içkileri yuvarladık. Ben film izler gibi bakıyordum evime, kedime, anneme.Sonra sabah oldu ve tatile gider gibi çantaları sırtımıza alıp, anne-babayı, kardeşleri öpüp Bahreyn aktarmalı Gulf Air uçağımıza binip İstanbul’a hoşçakal dedik.

Bundan sonra ne olacak? mineakman.com’da hep Türkçe yazacağım. Hedefim haftada en az 2 kez yazmak. Bu kişisel blogum olduğu için şimdilik herşey benimle ilgili. Sadık takipçi olursanız sorularınıza cevap da yazarım. “Ben Thailand’ın Krabi adasını merak ettim, bir gidip yazar mısın” ya da “Oraya gittin ne yiyip içiyorsun bir anlatsana” diyeni gerçekten kırmam, kıramam.

İş için neler yazıyorum merak eden olursa DelightWave sayfasını takip edin derim. Sosyal medya pazarlama ile ilgili tavsiyeler içeren blogpostları Türkçe de yayınlamaya çalışacağım. “Facebook sayfamı kimse beğenmiyor, ben ne yapsam?” diyen varsa, böyle gelsin, yazdıklarımı takip etsin.

Bence bu yazıyı okuyunca bir sonrakini de okumak geldiyse içinizden beni Twitter’dan takip edin, ya da Facebook’ta DelightWave sayfasını beğenin ki ben yeni yazı yayınladıkça sizin de haberiniz olsun.

Kuala Lumpur’da akşam olmak üzere. Yemek planları yapmak lazım. W arkadaşları ile çıkıyor. Ben de kendi başıma nasi lemak yemeye giderim. Ne olduğunu bir zaman sonra fotoğraflarla göreceksiniz.

M.A.